1. BİR ÖĞLEN YEMEĞİ MACERASI
O günün çok sıcak olacağını duymuştum. Oğlumla Vildan’a, böyle sıcak günlerde kaçıp sığındığım iki köy yukarıdaki alabalık lokantasına gitmeyi teklif ettim. Orada koca çınarın altında püfür püfür bir esinti eşliğinde öğlen sıcağını atlatır, karnımızı da güzelce doyururduk. Teklifimi kabul ettiler. Hatta oğlum, anılarından bir imgeyi çekip çıkartarak bizimle de paylaştı: Yine böyle sıcak bir günde oraya gittiğimizde, buz gibi akan derenin önündeki tahtanın açılmasıyla suyun ayaklarımıza hücum edişini, ayaklardan başlayan serinliğin vücudumuza yayılmasını hatırlamıştı.
İşte bu serinlik özlemleri ile yola çıkmadan önce lokantayı aradım. Her zaman yaptığım gibi Hamide’ye biz gelene kadar yemekleri hazırlamasını söylemeye niyetliydim. Ama çalan telefona kimse cevap vermedi. Nedense telefonun bozuk olabileceği düşüncesine sıkıca sarılmayı seçtim ve yola çıkmayı göze aldım.
Oysa lokanta herhangi bir sebeple kapalı olabilirdi, üstelik o civarda başka bir lokanta da yoktu. Bayağı uzun bir zaman aç kalabilirdik. Kısaca riski göze alarak 15 km ötedeki köye doğru yola çıktık.
Pembe zakkumlarla bezenmiş bozuk dağ yollarında hoplaya zıplaya ilerleyerek, keyifli vadileri ve heybetli dağları ardımızda bırakarak sonunda lokantanın bulunduğu yere geldik. Daha yanaşırken bahçesinde gördüğüm arabalar, yüreğime su serpti. Demek ki lokanta kapalı değildi. Gölge bir yere yanaşıp arabadan indik ve lokantanın sahibi Erdoğan’a doğru yanaşmaya başladık. Selam sabah faslı yaptıktan sonra, karısı Hamide’yi sordum. Ortalarda görünmüyordu. Nitekim yokmuş, Fethiye’ye gitmiş. Buyurun buradan yakın, acaba Erdoğan yemek yapmayı becerebilecek miydi? Hemen sordum tabi “bize sen yemek hazırlayabilecek misin?” dedim. “Tabi bir şeyler yaparız ama aceleniz yoktur di mi?” dedi. Hâlbuki vardı. Zaten onun için evden çıkmadan önce telefonla arayıp yemek siparişimizi vermeye çalışmamış mıydık? “Dört tane balık pişireceğim, ondan sonra sizinkileri hazırlayayım” dedi. “Peki ya salata ve patates kızartması yapabilecek misin?” diye sordum. “Hanım gibi yapamam tabi ama bir bakarız” gibi bir cümleyi ağzında geveledi. Yapamayacağını anlamıştım. Yapmaya çalışsa bile çok uzun zaman alacakmış gibi hissettim. Soğuk biramı içerken zaman zaman Erdoğan’a göz atıyor ve işin yürümediğini izliyordum. Yavaş yavaş çocuklarla mutfağa yardım etmemiz gerektiğini konuşmaya başladık. Patatesleri ve domatesleri buraya getirip soyup doğramak esprileri yapıyorduk. Böylesine eğlenip gülerken, biramın da sonu geldi ve birden bire ayağa kalkıp mutfağa gitmeye karar verdim. Erdoğan’ın neler yaptığını görüp gidişata göre ne yapacağımıza karar vermeliydim. Giderek açlığımı daha derinden hissetmeye başlıyordum. Mutfağın köşesindeki ocakta balık kızartmakta olan Erdoğan’a, yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. “Salatayı yaparsan iyi olur” dedi. Teklifimi geri çekmeyeyim diye de hemen elime domatesleri ve salatalığı tutuşturdu. Ben soyma bıçağı ve doğrama tahtası aranırken, oğlum mutfağa geldi bu kez. İlle “patates de yapalım anne” diye ısrar etti. “Vildan’ı çağırayım. O çok güzel patates doğrar” diyerek sevgilisine seslenmeye gitti. Ben o sıra salatalığı soymuş ve doğruyordum. Vildan geldiğinde ona taze patatesleri bulup verdik. Oğlum benim elimden bıçağı kaptı ve domatesleri doğramaya başladı. Sonra soğanları soyup küçük küçük kesti. Mutfak masasının kalabalık olan üzerinde, kendilerine buldukları birer küçük köşede, gayet keyifle yemek hazırlıyorlardı. Bu komik durum belgelenmeliydi. Hemen masamıza gittim ve fotoğraf makinelerini alarak onların bu halini çektim. Bir yandan da kahkahalar ile gülüyorduk. Madem yemek hazırlayacaktık ne diye evimizde hazırlamamıştık? Ben, “burası serin diye yemeğimizi burada yapmaya geldik” diyerek duruma haklı bir neden kazandırmaya çalışıyordum. Erdoğan ise bu durumdan çok mutluydu. O sadece havuzdan balıkları yakalayıp temizlemiş ve kızartma yağını hazırlamıştı. Şimdi bir ikinci tava daha hazırlıyordu patatesler için. Salata için sos yaptıktan sonra, alıp bahçedeki masamıza geçtik. Patatesleri artık Erdoğan kızartacaktı. Ben ki evde kızartma yapmamak için ne kızartma yağı ne de tenceresi bulundururum. Sen gel buralara bir de kızartma yap, kokular içinde kal. İşte buna hiç gelemezdim. Bu tanrının şakalarından biri olmalıydı herhalde.
İştahla salatamızı yerken Erdoğan elinde patates ve balıklarla çıkıp geldi. Neyse kızartma işini olsun, becermişti hiç olmazsa. Artık çok acıktığımız için mi, yoksa yemeğe bizim elimiz değdi diye mi bilmem, pek iştahla ve de hızla yedik bitirdik yemeklerimizi.
Yemek sonrası canım kahve istedi ama Erdoğan’ın kahve işini kotaracağını sanmıyordum. Nitekim kahve kelimesini duyunca “ben çay hazırladım” dedi. O her zaman çay hazırlardı zaten. Kendisi sıkı bir çay tiryakisiydi. “Kahvenin yerini biliyorsan eğer, kahveyi Vildan yapacak” dedim. Neyse ki biliyormuş. Böylece kırda bir öğlen yemeği maceramız kendi hazırladığımız yemeğin ardından kendi yaptığımız kahvemiz ile piknik havasına bürünerek sonlandı. Oranın buz gibi akarsuyunun yarattığı serinliğine duyduğum sevda, bize hiç hesapta olmayan şeyler yaşatmıştı o gün…
3 Tem. 04
Kepez