2. KIRMIZI ÇİZGİLER

Ekim 2008

Kişiler birbirleriyle dertleşirken nedense hep bir şeyleri atlayarak anlatırlar. Bu, yerine göre bir duygu, yerine göre bir eylem, çoğunlukla da mahrem dünyalarına ait bir şeyler olur. Bu doğal sansürü uygularken kolektif kültürün çizdiği çerçevenin içinde kalmaya çalıştıklarının bilincinde olmazlar. Anlatırken atladıklarını bilirler elbet, ama o an onu anlatmamak o kadar yapılması doğal ve gereken bir durumdur ki neden böyle davrandığı konusunu sorgulamadan yola devam ederler.

Ben, anılarımdan yola çıkarak yaşadığım beş yılımın muhasebesini yaparken bazı şeyleri anlatamayacağımı, anlatmamam gerektiğini, anlatmasam daha iyi olur dediğim şeylerin var olacağını daha işin başında düşünüyor, biliyordum. Sonraları, yazarken, kendimle yüzleşmeye başladığımda, yazdıkça kendimi tanımaya başladığımda, yaptığımın geçmişimi şifalandırma çalışmasına dönüştüğünü fark ettim. O zaman, geçmişte anlatılmayacak parçalar bırakmanın yararı olmayacaktı. Ya geçmiş bütünüyle gözden geçecek, ya da bu iş bir aldatmacaya dönüşecekti.

Metnin içinde, yaşadıklarım tümüyle yer alırsa bunun okur açısından rahatsız edici tarafının olup olmayacağını düşündüm. Ne de olsa kolektif olarak uyduğumuz görünmez çizgiler vardı ve bunların aşıldığı, okurken kolaylıkla görülecekti. Genellikle hiç kimse, kendisinin de yapacağı ama anlatmayacağı bir şeyle karşılaşmaktan hoşlanmıyordu.

Yazdığım bu metin bu anlamda, insan olarak yapmamın hiç de şaşırtıcı olmadığı, ama anlatmamın şaşırtıcı ve kolay kabul edilemez olduğu bir metin olarak ortaya çıktı. Böylesi bir metni yayınlatmak ve insanlarla paylaşmak bana ne yapardı? Ne kazanır ne kaybederdim? Peki ya insanlara bir şey kazandırır mıydı?

Özellikle kadınların hikâyeleri konusunda kırmızıçizgilerin çok daha belirgin olması, onların neyi anlatıp neyi anlatmaması konusunu çok daha kısıtlamışken, yaşadığım insan ilişkilerindeki duygu ve düşüncelerimi paylaşmam nasıl değerlendirilecekti?